7 Mart 2018 Çarşamba

Ülkücülük: İlerleme ve Bilinçlenme


“Toplumların gelecek idealini sürekli olarak yeniden inşa eden gençliktir. Gençliğin yeni ufuklara doğru ilerlemek amacıyla milli ülküler edinmesi ise toplumun geleceğini garanti altına alır. Gençliğin milli ülküleri benimsemesi için de yol göstericilerin, aydınların ve liderlerin milli düşüncelere yönelik politika ve gayeleri olmalıdır. Bu yol göstericiler, gençliğin bir arada toplanması için milli ülküleri en doğru biçimde özümsemelerini sağlayacak oluşumları ve yapılanmaları kurmalıdırlar. Ancak bu sayede toplumun geleceği olan gençler milli ülküler ile donanır ve toplumu en iyi şekilde daha ileriye götürür.”

Yukarıdaki paragraf Ülkü Ocaklarının biz kimiz bölümünün başında geçiyordu. Biraz bu paragraf ile “ülkücü” gençlerin durumlarına değinmem gerekiyor artık. Yeterince gözlem yaptığımı düşünüyorum.

Paragrafta sürekli vurgu yapılan nokta Ülkücü gençlerin sürekli olarak ilerlemeyi hedef edinmesiydi. Bu ise bir lider, yol gösterici ve aydınlar tarafından yapılmasının gerekliliğine değinilmiştir. Burada iki sorun var. Birincisi, yol gösterici kişiler ne kadar ilerleme taraftarıdır? Bu her toplulukta olan bir sorun aslında. Güçlü denetim mekanizması olmazsa yani denetim mekanizması görevini yerine getirmez veya işin ehli olmayanlar tarafından ele geçirilip sorunlar görmezden gelinmeye başlanmışsa ilerleme diye bir şeyden söz edebilir miyiz? Yol gösterici olacak kişiler, ilerleme hedeflerini doğru koymaları ve ilerleme yöntemlerini yani liderlik yaptığı kişilere ilerlemeyi nasıl başaracaklarını ve bunu yapmaları için gerekli gayreti ve morali sağlaması gerekmektedir. Önceki cümlemde anlatmak istediğim, yol gösterdikleri kişilere ilerleme için gayreti aşılamaları ve vasıfsızlıkları gidermeleri gerektiğidir. Eğer vasıfsızlık gösteren, görev bilincini kabul etmeyen insanlar var ise onları bir an önce tasfiye edip hedeflerine uygun kişiler ile yollarına devam etmelidirler. Ülkü, gevşekliği ve vasıfsızlığı kabul etmez. Eğer bir insan içinden geldiği için değil de mecburiyetten bu yolda duruyorsa derhal o yoldan dönüp hem kendisini hem de içinde bulunduğu teşkilatını zor durumda bırakmamalıdır. Yol göstericilik, Ülkücülüğün temel taşlarından olduğu başlangıçta paylaştığım paragrafta anlatılmıştır. Eğer yol gösteremeyecekseniz ve sadece durumu idare etmek için çabalıyorsanız emin olmalısınız ki sizin bu durumunuzu gören insanlar sizinle aynı yolda devam etmek istemeyeceklerdir. Ülküye zarar vermekten korkan ülkücüye canımı veririm, ancak ülküyü kendi menfaatleri için kullanan birisine düşman olmayı dahi kendime hakaret sayarım.
İkinci sorun ise, bir teşkilatta bulunan kişilerin ilerlemeyi kendilerine sadece “sözde” hedef edinmesidir. Laf ile peynir gemisi yürümez ve az laf çok iş yapmak gerekir. Ülkücü dediğimiz birey hangi mevkide olursa olsun görevlerini eksiksiz yerine getirmeli, ilerlemeyi hedefleyen her şeyi elde etmek için canla başla çalışmalı ve kendilerine yol gösteren kişileri de bu yolda ilerlemesi için teşvik etmelidir. Eğer bunları yapmayan ve yapmaya cesareti olmayan insanlardansanız bu eksiklerinizi gidermelisiniz. Bunları da yapamayacaksanız, Ülküye zarar vermemek için kendinize yeni bir yol çizmelisiniz. Bir ülkücü her zaman her şeyi sorgulayabilmeli, kendisine uygun olan yolları keşfetmeli ve sadece bu dava için çalışmalıdır. İnsanlar bu davanın kendilerini yukarılara taşımasını bekliyor. Hayır, böyle bir şey mümkün değildir. Her birey davasını yukarıya taşıdığı kadar kendisini yukarıya taşır. “Bizim hedeflerimize onların hayalleri dahi ulaşamaz” diye bir laf vardır bilirsiniz. Davanızı ne kadar yukarıya taşırsanız ve ne kadar ilerlerseniz kendiniz de davaya hizmet ettiğiniz derecede yükselirsiniz. Ülkücülükte ve teşkilatta bulunanların bilmesi gereken en önemli hususlardan birisi de bulunduğunuz makamın (lider veya tebaa) az veya çok getirisinin olmamasıdır. Şunu söylemek istiyorum, hangi makamda bulunursanız bulunun eğer siz bir şeyi başarmak istiyorsanız makamınızın bir önemi yoktur. Makamların dava nazarında bir artısı yoktur. Önemli olan kendisini bu yola adamak, hizmet etmek ve etrafındaki yoldaşlarının da aynı hedefe yürümesi için bilinçlendirmektir.

- Peki, bu bilinçlendirme nasıl olmalıdır?
Birinci kural, bilinçlenmeyi kabullenmeyen ve isteksiz olan insanlarla boş vakit harcamamak gerekmektedir. O kişiler demek ki sizinle aynı düşüncede değiller ve sizinle birlikte olmasına gerek yoktur. Bilinçlenmeyi isteyen yani istekli insanlar önceliklidir.
İkinci kural, tek alana bağlı kalınmamalıdır. Mesela bir insana sürekli olarak dava ile ilgili bilgiler verirseniz bu kişinin isteği düşecektir. Gelişme tek yönlü değildir. Hem davaya ait bilgiler hem de farklı alanlardaki bilgiler öğretilmelidir. Mesela, dava ile ilgili bir konunun yanında insanın farkındalığını artıracak bilgiler verilerek seminerler çok yönlü olmalıdır. Boş muhabbetlere gerek yoktur. Siyaset, futbol, magazin vb. konular ülkücü bireye bir şey kazandırmamaktadır.
Üçüncü kural, farklı anlatım tarzlarıyla ve farklı yerlerde seminerler yapılmalıdır. Sürekli olarak bir kişi size bir şey aynı şekilde anlatırsa o kişiye karşı oluşacak düşünceler öğrenmeleri azaltır. Aynı yerde yapılan öğrenmeler de verimliliği düşürür. Bulunduğunuz ortam konunun dışına çıkacak etkilerden sıyrılmış bir yer olmalıdır.
Dördüncü kural, kişiler kendileri de öğrenmelerine ve bilinçlenmelerine devam etmelidir. Yani sadece belli bir yer ve zamanla bilinçlendirme yapılamaz. Bilinçlendirmek istediğiniz kişi ayırabildiği zamanını düzgün kullanarak bilinçlenmeye çabalamalıdır.
Beşinci kural, bilinçlendirme yaptığınız kişilerin düşüncelerine de değer vermelisiniz. Ayrıca kişileri iyi takip etmelisiniz. Lafla peynir gemisi yürümez demiştim az önce, işte kişiler söylediklerinizi yaptığını söyleyip sizi geçiştiriyor olabilir. Konuların takipçisi olmalı ve geri dönüt alarak bilinçlenip bilinçlenmediklerini kontrol etmelisiniz.

Dokuz Işık doktrinin maddelerinden birisi bilindiği gibi İlimciliktir. Bu maddeyi göz ardı ettiğiniz durumda teşkilatlar kıraathanelerin kahvehaneye dönmesi gibi bir değişim gerçekleştirecektir. Ülkücülüğün bana ve birçok kişiye göre temeli ilimdir. Atatürk’ün de söylediği gibi: “Hayattaki en hakiki mürşit ilimdir, fendir.” Bilinçlenme ve bilgilenmenin olmadığı yapılarda ilerleme diye bir şeyden söz edilemez. İlerleme olmaz ise davaya hizmetten söz edilemez. Bir ülkücünün ana gayesi bilinçlenmek, bilgilenmek ve bunları aktarmak olmalıdır. Artık devir değişti, sokaklarda bağırıp çağırıp eylem yaparak bir yere varılamıyor. Önemli olan düşüncelerdir ve söylemlerdir. Ne kadar fazla fikir ortaya koyuyorsanız o derece davanıza hizmet ediyorsunuzdur.

İçinde bulunmaktan mutluluk, cesaret, onur ve gurur duyduğum davamı yere düşürmeye çalışan kim olursa olsun karşında durmaktan tereddüt etmediğim gibi davamı yükseltmek için elimden gelen her şeyi yapmaktan da mutluluk duyuyorum. Benim gibi düşünen ve söylediklerimdeki haklılık payını fark eden herkese teşekkür ediyorum. Daha önce yazdığım bir söz ile yazımı sonlandırıyorum.

“Türklük bilincini, İslam ahlakıyla birleştirerek, Çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşıp bunu aşarak tüm Türk milletine ve insanlara önderlik yaparak Dünya üzerindeki haksızlık, adaletsizlik, merhametsizlik, vicdansızlık, cahillik ve vahşiliği bitirmek en asli görevimizdir.” -Bülent B.

16 Şubat 2018 Cuma

Problemlerimiz: Yabancı Dil Eğitimi


Aslında hiç havamda değilim ama yazmadıkça da içim rahat etmiyor maalesef. Bu yazıda size, sürekli olarak yabancı dil eğitim alıyor olmamızın nedeni ve sonuçları üzerinde birkaç düşüncemi sunacağım. Normalde bunlar birazcık bilinç ve bir şeylerin farkında olmakla anlaşılabilecek şeyler olabilir. Ancak kabul edelim ki günümüzde artık insanlar daha az düşünüyor ve çevresinde bulunan şeyleri eleştiriyor. “Böyle gelmiş, böyle gider.” anlayışından ziyade “Böyle gelmiş, böyle gidemez.” anlayışına sahip bireyler olmamız gerektiğini defalarca söylemiş olsam da bir kez daha söylemekte bir çekince görmüyorum.
Böyle gelmiş, böyle gidemez.

Eğer yanılmıyorsam yabancı dil eğitimi artık iki veya üçüncü sınıftan itibaren verilmeye başlanıyor. Benim zamanımda 6. sınıftaydı galiba. Dokuz, on yıl gibi bir süre yabancı dil eğitimi almış olmama rağmen İngilizcemi sadece kendi çabalarım ile belli bir düzeye kadar getirebildim. Bunda da okulda aldığım eğitimin çok az bir katkısı oldu. Dersleri gayet dikkatli takip etmeme rağmen yine de elle tutulur bir şey kazanamadım. Bunun nedeni gramer dediğimiz düzenli ve düzgün cümle kurmak, sözcük türeyiş şekilleri, zaman ekleri ve birkaç basit kelimeden ibaret bir eğitimi sadece “teorik” olarak almamdan olduğunu düşünüyorum. İngilizce kursunda bir dönemde, tüm okul hayatımız boyunca öğretilen bilgilerin daha fazlasını öğrenebiliyorken neden okulda bunca sene verilen yabancı dil eğitiminin bize bir katkısı olmuyor? Bu sorunun birden fazla cevabı var ancak bana göre önemli olan sebeplerinden birini (bana göre en önemlisini) biraz sonra söyleyeceğim.

Bir insanın neden yabancı dil bilmeye ihtiyacı olsun? Mantıklı düşünün. Eğer sizin hedeflerinizde akademik kariyer, uluslar arası alanda çalışan bir kurum veya şirket ve yabancı dil bilmenizi gerektiren bir iş yoksa yabancı dil bilmek size çok şey kazandırmaz ve buna çok zaman ayırmanızın da bir anlamı yoktur. Hobi olarak öğrenebilirsiniz buna bir itirazım yok. Ancak neredeyse bütün eğitim, öğretim hayatı boyunca bir ülkenin bütün gençlerine yabancı dili öğretmeye çalışmak saçmalıktır. Diyelim ki benim hedefim esnaf veya memur olmak olsun. Şimdi, büyük çoğunluğunun Türkçe konuştuğu bir topluma hizmet ederken yabancı dile neden ihtiyacım olsun? Benimle iletişime geçme ihtimalinin %1 bile olmadığı bir insanın dilini yıllarca öğrenmeye çalışıp öğrenemeyip vaktimi boşuna harcamamın mantıklı bir açıklaması bence yoktur. Eğer birisi yabancı ülkeden benim yaşadığım ülkeye geliyorsa onun benim dilimi biliyor olması gerekir.

Anlam veremediğim bir şey de Türkiye’deki üniversitelerde neden %100 yabancı dil eğitim veren bölümler var? Bunlar bir iki tane falan da değil, virüs gibi yayılıyor. Türkçe yeterli bir dil değil mi? Bu insanlar yabancı dil öğrenirken yabancı dildeki kelimelerin karşılıklarını bilmeden mi öğreniyorlar? Terimleri Türkçeleştirmek ve Türkçe söylemek birilerine zor geliyor galiba, yoksa yabancı dilde eğitim görünce daha fazla mı öğreniyorlar? Neredeyse bütün üniversitelerde var böyle bölümler, neredeyse hepsi de İngilizce eğitim veriyor. Bütün bilimler İngilizce mi yapılıyor acaba diye düşünmeden edemiyorum. Bu İngilizce konuşanlar ne kadar üretkenmiş, bilgiliymiş görüyorsunuz değil mi? Her konuda bu dildeki metinler okutuluyor ve terimler öğretiliyor. Nerede bu Latinlerin, Antik Yunanlıların, Japonların yaptığı bilimler diye düşünüp duruyorum. Bizi kandırıyorlar galiba Japonlar bilimde çok ileride diye. Şimdiden eleştiriler kulaklarımda yankılanmaya başladı. Bu konudaki hassasiyetimi ve bunun önemini bir türlü anlamıyor çevremdeki çoğu arkadaşım. “Evrensel dil İngilizcedir.” dalgasına kapılıp kalmışlar, bu tabuyu bir türlü yıkamıyoruz. İngilizce çok evrensel dil ama Fransızlar kendi dillerindeki kelimeleri doğru aksan ve söyleyiş ile söylemeyince de kabul etmiyormuş öyle anlatıyorlar. Galiba Fransızların falan haberi yok. “Şşşt Fransız, evrensel dil İngilizcedir anlamıyor musun?” Beni dinlemiyor bu, neyse.

Yazının başında değindiğim konuya dönelim. İki ve üçüncü sınıftan itibaren yabancı dil eğitimi verilmeye başlandığını duymuştum ama inanmamıştım. Şimdilerde iki yiğenim de İngilizce öğrenmeye çalışıyor. Çocuklar daha Türkçeyi öğrenemediler. Birinci sınıfta okumasını ve yazmasını öğrenmeye başlıyor ve iyi kötü öğreniyorlar. Sonra pat diye yabancı dil öğreneceksiniz diye önlerine mi koyuyorsunuz? Sizin eğitimin neden yapıldığından falan mı haberiniz yok, yoksa eğitim nasıl yapılır onu mu bilmiyorsunuz? Bakın bu sulandırılacak, görmezden gelinecek bir sorun değildir. Henüz kendi dilini öğrenememiş birisine yabancı dil öğretmeye çalışırsanız bunun sonuçları tahmin bile edemeyeceğiniz kadar kötü olur. Vatanınızdan bir karış toprak vermekle bunun sonucu arasında hiçbir fark yoktur. Zaten henüz kendi dilini öğrenememiş birisine ne kadar çabalarsanız çabalayın yabancı dil öğretmenizin imkânı yoktur ama hadi diyelim ki başardınız öğrettiniz. Bu kez de başka bir milletten insan üretmiş olacaksınız. Henüz kendi dilini öğrenememiş birisine önce yabancı dil öğrettiğinizde o kişi normal olarak öğrendiği dile ve kültür çevresine yatkın olacaktır. Tabi o kültür ile kendinin kültürü arasında bir çatışma başlayacaktır. Bu kişinin şöyle düşünmesi gayet doğaldır: “Eğer kendi dilimden önce başka bir dili öğreniyorsam benim kendi dilim daha kötü demektir. Çünkü ilk olarak yabancı dili öğrendim. O daha iyi olmalı.” Bunun olmayacağını ve abarttığımı düşünüyor olabilirsiniz. Çocuklarınız büyüyünce –şimdilerde ailelerin çocuklarla ilgilenmesi tablet, bilgisayar, televizyon ve internete bağımlı hale getirmek olduğunu unutmayın- o çocuğun düşüncelerinin sizin kültürünüze, gelenek ve göreneklerinize ters olduğunu fark edeceksiniz. Çünkü o çocuk artık sizinle aynı milletten değil, siz onu yabancı dil öğrensin diye henüz kendi dilini öğrenmeden başka bir milletin içine göndermiş bulunuyorsunuz. İşte benim de içinde bulunduğum neslin yabancı dili öğrenememiş olmasının en önemli nedeni budur. Biz henüz kendi dilimizi öğrenememişken yıllarca başka bir dili öğrenmeyi umduk. Bunu da aynı kendi dilimizin öğretilmeye çalıştığı yöntemle başarmaya çalıştık. Bizim maceramız biraz daha geç başladığı için çok fazla kayıp vermedik. Ancak şimdiki nesilden çok kaybımızın olacağını düşünüyorum.

Yazıda birçok kez atıf yaptığım bir şey de aslında yabancı dilin neden öğretilmeye çalışmasıydı. Bu bizim için, bizim yararımıza olsun diye yapılmıyor. Sadece bizi kendi kültür çevremizden uzaklaştırmak için ve kendimizi aşağılık duygusunun içine atmamız için öğretiliyor. 

Evrensel olan İngilizce değildir. Evrensel olan insanların duygularıdır, düşünceleridir, bilgileridir. Evrensel olanın tek bir dili vardır o da “insanca”dır.

7 Şubat 2018 Çarşamba

Biraz dertleşelim istedim


Biraz dertleşesim var bu gün. Soğuk algınlığının eşiğindeyim, hiçbir şeye halim yok. Bıraksalar günlerce uyurum aslında bırakıyorlar da uykum gelmiyor. Hasta olacağımdan mıdır bilmiyorum da acayip sinirlerim bozuk Süleyman Çakır gibi ''Allah hakkı için çok üstüme geliyorlar. Herkes üstüme üstüme geliyor. Bardak zaten dolu, damlayana yazık olacak.” kafasındayım. Daha önce yazdığım bir yazıda insanların beklentiye girmemesi gerektiğini söylemiştim. Üzerimde beklenti olması sinirimi bozduğu için söylemişim muhtemelen şimdilerde anlıyorum o yazımı. Sürekli olarak iyi olmaya ve alttan almaya çalışmaktan bıktım. Ben de insanım be kardeşim her şeyi sakin karşılayacağım diye bir kural yok. Daha içimde tuttuklarımın yüzde birini bile dışarı vurmamışken bana kızmaya başlamanıza anlam veremiyorum. İstediğim şeyler olmadığında her seferinde “hayat böyle Bülent kafana takma” diyorum ama bir yerden sonra artık içimde biriktirdiklerim dışarı çıkmak için kendini zorluyor. Dertler bir tane değil ki çözeyim, her düşündüğüm ve istediğim şey ters gidince artık neye veya kime tutunacağımı bilemiyorum. Biriniz de tutun beni kaldırın “hadi kardeşim sen bunlara boyun eğecek adam değilsin” diyin diye bir beklentiye giriyorum aslında.

Kendimi romantik olarak adlandırıyorum şu sıralarda. Romantik dediysem hepimizin zamanında duyduğu Rönesans zamanındaki romantiklikten bahsediyorum. Sevgilisine karşı hareketleri sonucunda romantik olarak adlandırılanlarla şimdilik alakam yok. Belki bir gün eğer öyle olmuşsam bunu size de söylerim zaten. Neyse dedim ya kendimi romantik olarak görüyorum diye bu düşünceye duygularımın düşüncelerimi fazla etkilemesinden dolayı vardım. Ama şöyle yazılanları okuyorum falan benden daha romantikmişsiniz bunu da söylemeden edemeyeceğim. Yazılarınızda, konuşmalarınızda gereksiz yere etrafınızdakilere veriyorsunuz gazı. Yürü oğlum, aslansın oğlum, yaparsın koçum, sen şöyle büyüksün böyle akıllısın tabirlerine yakın şeyleri çevirip çevirip söylem haline getiriyorsunuz. Biraz mantıklı davranın be kardeşim. Behzat Ç. gibi “Bu romantizm nereye kadar ya” diye bağırasım geliyor.

Elon Musk uzaya arabasını mı ne fırlattı bu günlerde hemen başladılar millet uzaya araba gönderiyor, uzaya gidiyor biz hala nelerle uğraşıyoruz diye konuşmaya. Uğraşma kardeşim, kalk git bir araba da sen yap sen de gönder. Elinden tutan var sanki “odunun” bir de bilmiş bilmiş konuşuyor. Neyin eleştirisini yaptığını sanıyorsun? Sadece konuşuyorsun başka bir iş yaptığın yok. 8-5 devlet memuru olarak çalışıyorsun bir de sanki biz “öküzüz” sen profesörmüşsün gibi konuşuyorsun ya ayar oluyorum sana haberin olsun. Herkesin derdi farklıdır, kimine göre imkansız olarak görülen bir şey diğer kişinin imkanları dolayısıyla bir sorun olarak bile sayılamayacağını bilmiyor musun? O adamın bulunduğu şartlarda bunu yapabilmesi bir başarıdır evet ama o adam bunu başardı diye kendi dertlerimizi neden küçük görelim? Sorunlarımızı çözmeye yanaşmıyorsanız, sorunun bir parçası olmayın. Çevremizdeki ve ülkemizdeki sorunları çözelim biz de tır yollarız ne olacak? Ama şu kendi sorunlarını küçük görmeyi bir an önce bırak gözünü seveyim. Ben toplumsal kalkınmanın bireysel gelişimden geleceğini savunan birisiyim. Aksi takdirde yine “ezenler ve ezilenler” farklı isimlerle yaşamaya devam edecek. Herkes bireysel olarak gelişmeye başladığında toplumsal kalkınma ve barışın önü açılabilir. Benim düşüncelerim bu yönde ve bu yüzden sürekli kendimi geliştirmeye çalışıyorum. İşte dertleşelim dediğimdeki dertlerim de aşk falan mevzuları değildi. Ben kendimi geliştirmeye çalışırken başkalarının kendilerini yerin dibine doğru götürmesine, yanlışların içinde boğulmasını kendime dert ediniyorum. Galip Erdem’in kitabında okuduğum “Feza Tehdidi” bölümünde de işte aynı bunlara benzer şeyler söylemiş. Yalan olmasın abimiz güzel yazmış, ben de etkilendim. Bu bölüm biraz da ona saygımı göstermek için yazıldı.

Yakında “Sinir Olduğum Şeyler” isimli bir seri yazma planım var. Fazla uzun yazılar olmaz muhtemelen. Bu seriyi ve genel olarak bu blogu da ben öldükten sonra benim nasıl birisi olduğumu unutmamaya çalışanlar için yazıyor olacağım. Yüzümü, tipimi falan değil de burada yazdıklarımı hatırlamanız benim istediğim şeydir. Şimdi aklınıza gelebilir şimdi ölüm falan nereden çıktı diye bir düşünce, kendimi iki üç ay içinde ölecekmişim gibi hissediyorum nedense. Hislerim doğru çıksa da çıkmasa da pek bir sorun oluşturmuyor benim için. Bu hayatta zaten beklentilerime ulaşamayacağımı kabullendiğim için yaşıyor olmak sadece zaman geçirmekten ibaret bir eylem olarak geliyor bana.

Esenlikle kalın.

Aklıma geldi, bakın yukarıda iletişim bölümü var. Yorum yapmak istemiyorsanız mail atın, düşüncelerinizi merak ediyorum. Tabi canım da sıkılıyor, vakit geçirecek şeyler arıyorum :)

22 Ocak 2018 Pazartesi

Problemlerimiz: Kalitesiz Eğlence Anlayışı

Sanki aylardır yazı yazmıyormuş gibi hissediyorum. Aslında daha iki hafta olmuş. İçimde bir gönül kırgınlığı var ve bunun o kadar çok sebebi var ki hangi birisini çözeceğimi bile bilmiyorum. Belki çözmeye çalışsam da çözemeyeceğim için bu kırgınlığa alışmaya çalışıyorum.

Hiçbir zaman eğlenmeyi müzik eşliğinde dans etmek, sarhoş olmak olarak göremedim. Şimdi diyebilirsiniz böyle mi eğleniliyormuş diye, gerçekten de sosyal medyada gezindiğiniz zaman fark edeceksiniz ki geceleri gece diskoya gidip içip sarhoş olmak “eğlence” sayılıyor. “Ooo bu gün kopuyoruz abi” lafları havada uçuyor da niye? Eğlenmeyi diskoya, efkârı meyhaneye sıkıştırmış bir topluluğa sahibiz ne yazık ki.

Hayatımda bir kere gittim galiba diskoya, onda da meraktan gitmiştim. Pek eğlendiğimi de hatırlamıyorum yıllar önceydi. Hiç efkârlanıp da meyhaneye içmeye gitmişliğim de yoktur. Belki kendimi kalabalık ortamlarda rahatsız hissettiğimdendir bilmiyorum ama çok anlamsız gözüküyor böyle şeyler bana.

Hadi bunları “özgürlük ulan işte ne kurcalıyorsun” diyenlerin hatırına görmezden geleyim de bir de neredeyse her gün “ortam” dediğiniz şeyde vakit geçirirken bunları paylaşmanıza ne demeli? Bakın, arkadaşlarınızla piknik yaparsınız toplanıp hadi bir fotoğraf çekilelim diye çekildiğiniz fotoğrafı paylaşırısınız tamam ona lafım yok. Diskodaki çalan şarkıyı veya ortamı zifiri karanlıkta çekip paylaştığında ne elde etmeye çalışıyorsun bilmiyorum ama ben sadece “ucuzluk” olarak görüyorum bunları.

Şimdi ucuzluk dediğimde aklıma geldi. Kızlar siz ne yapıyorsunuz Allah aşkına? Yanınızda, yolda gördüğümüzde suratına bakmayacağımız, oturup iki kelime edilemeyecek, edilse de araba, kız, para vb. şeyler konuşan(onları tanıyorum da ondan söylüyorum, dinleyin beni ben bilirim bunları) insanlarla gezerek kendinizi küçülttüğünüzün farkında değil misiniz? Resmen ucuzluk abidesi gibisiniz be. Kızlar diye başladım burada söze çünkü bu insanlara laf anlatamadığımı fark ettim artık belki siz anlarsınız.

Vasıfsız üç beş insanın başlattığı kalitesiz insanların kalitesiz “eğlence” anlayışından bana gına geldi artık. Şu hayatta zaten üç kuruş para kazanılıyor belki o bile kazanılmıyor, bu parayı alıp birkaç saatlik eğlenceniz için boşluğa gömmeyin. Baştan beri anlatıp duruyorum, kapitalizm insanı anasından doğduğuna pişman eder diye işte burada anlattığım şey bile bununla alakalı. İnsanları ucuzlatıp, malları pahalılaştıran düzenin en çarpıcı örneği bu anlattığım “eğlence” anlayışınız. Ailenizle, arkadaşlarınızla ya da ne bileyim sevdiklerinizle oturup bir bardak çay içip sohbet ettiğinizdeki huzuru gerçekten yukarıdaki şeylerde bulabiliyor musunuz?

Şimdi bunu yazdım da, yine kendime yazdım farkındayım. Niye biliyor musun? Çünkü bu saatlerde zaten kafanız çoktan bir milyon olmuştu ve “ulan bunu mu okuyayım be Bülent kafamı düşürüyorsun” dediniz.
İyi EĞLENCELER.



8 Ocak 2018 Pazartesi

İki arada bir

Saat beş miymiş?
Dokuz geçiyordu.
Yılın sekizincisi, günüdür her halde artık
Oturdum, oturuyordum
Oturmuştum.
Niye bitsindi bu gün?
Keşke başlamasaydı dedin,
Dedin de anımsayamadım sebebini.

Gözlerin, gözlerime değmedikçe
Işıldardım, bir mum gibi
Bir mum gibiydim, incecik
Bitmiş miydim, yoksa?
Yeni başlıyoruz diyordum kendime
Daha yeni, çektim nefesimi.

Bir şarkı, bir kulaklıkla anlam kazanırdı.
Kulaklarım, -belki-
Belki bu, yüzden seni tanımazdım.
Pervasız değildim ama ilgilenmiyorum,
Çünkü devrindeyiz garipliklerin.
Tuhaf, gelmedi hiç çektiklerimizi susturma çabası
İki arada bir, yelde geçirdik iç çekişlerimi.

Bizden önce gelenlere apolitik,
Sesi verdiler.
Ondan, öncekilere de anarşik.
Biz? dedik
Nerede durmamalıydım?
Uyarmadılar, sevdik.
Öylesine bir sevdik ki biz de dahil
Evet, biz de dahil
Herkese her şeye nefretle baktırmak zorundaydık.
Sonra, sonraları -biz- bizimle olmayı bile kendimize yedirtmedik.

Ayrılıkçı bir nefretle
Nefretin doruklarındaydım.
İşte böyle böyle sevdik ve nefret ettim.
Ok gibi fırlayacaktı, tutanı bilinmeyen yaydan
Ateş gibi yanıyordu, devrilenlerin içinde.
Hepimiz kardeştik, hep beraber kaçtık
Sizden, bizden, senden.
Ve ben, bilindiklerin arasında

Bilinirken, bilinmiyordum.