28 Eylül 2017 Perşembe

Unutmak


Bazen bir şeyi hatırlayamadığımız olur. O an gerçekten çok gerekli bir bilgidir. Ancak bunu hatırlayamayız. Biliyorsunuz değil mi bu durumu? İşte böyle zamanlarda çok moralim bozuluyor. İhtiyaç duyduğum bilgiyi unutuyorum ama bazı şeyleri hiç unutamıyorum. Bu çok adaletsizce ve sinir bozucu bir durumdur. Günlerimizi, aylarımızı, yıllarımızı harcıyoruz ancak aklımızdan bazı olaylar, bazı insanlar bir gram dahi eksilmiyor hafızamızdan. Teknoloji gelişse de hafızamızı tasarlayabilsek keşke. Ben öyle “insanları robotlaştırıyorsunuz” diye çığırtkanlık yapan tayfadan değilim bu konuda. Güzel kardeşim anlamıyor musun yoruyor bunları hatırlıyor olmak. İnsanların robotlaşmasını geçtim daha güzel bir insanlık bile oluşturabiliriz. Bazı insanların, benim gibi insanların hafızasından kötü hareketleri, davranışları silelim bakalım Dünyada bu kadar kötülük kalıyor mu görürüz.
İnsanlığın büyük bölümünü, tarihin büyük bölümünü unutmuşuz. Bundan hiç rahatsız olmamak nasıl elimde olabilir? Örneğin bizim tarihimizi en eski Orhun Abidelerine veya ondan birkaç yüz yıl eskisine kadar götürebiliyoruz. Gerisi varsayım. İyi de insanlar yüz binlerce yıldır hayatta. Biz yoktan mı var olduk? Göktürklerden öncekiler hakkında pek elle tutulur kaynağımız yok. Resmen unutmuşuz. Buna nasıl sinir olmayayım? Mısırlılara övgüyle bakıyorum bu konuda. Yazıyı belki bulamamışlar ama harika tasarımlarla piramitler yapmışlar ve bunlara resimsel olarak tarihi anlatmışlar. İlla yazı yazıyor olmamız gerekmiyormuş demek. İyi de neden biz ve birçok millet geçmişine değer vermeden bunca yıldır yaşamış? Belki bir afet oldu insanlık büyük bilgi birikimini kaybetti bunca yılda. Ancak elimize fosillerden başka elle tutulur bir kaynak nasıl geçmez? Bu konu gerçekten benim sinirimi bozuyor. Geçmişi bilememek koskoca bir boşluğun önünde yürüyormuş hissi yaratıyor içimde, ürperiyorum.
Tabi bir de yakın zamanda yaşadıklarını unutanlar var. Öyle bir unutuyorlar ki bir iki kişi değil halkın büyük bölümü birden hafızasını siliyor. Bombalar patlıyor, insanlar ölüyor, skandallar yaşanıyor, acılar çekiliyor ancak bir saat sonra pat her şey unutulup gidilmiş. Hepsi sadece haberlerde görülen küçük bir ayrıntıdan ibarettir. İnsanların etrafında ne olduğundan hiç haberleri yok, haberleri olsun dahi istemiyorlar. Tek anlam, önem merkezleri kendileri olmuş. Hadi biraz daha zorlayalım, ailelerini de katıyorlar bu çerçeveye. Gerisi ölmüş, acı çekmiş, haksızlığa uğramış umurlarında değil. Neden? Neden unutuyorsunuz? Bu kadar kör, sağır, dilsiz olarak yaşamaya yaşamak mı diyorsunuz gerçekten? Bundan eminim ki vebaliniz çok büyük! Atatürk ne diyordu? “Evvelâ millete tarihini, asil bir millete mensup bulunduğunu, bütün medeniyetlerin anası olan ileri bir milletin çocukları olduğunu öğretmeliyiz.” Bu sözü bu ülkenin kurucusu son büyük lideri söylemişken nasıl geçmişinizi unutup gözlerimizi kapatarak yaşamaya başladık? Atatürk’ü Atatürk yapan o zamanlar bile bu kadar bilinemeyen büyük tarih sevgisiydi bence. Geçmişi o kadar güzel okumuştu ki geleceğe yön verebildi. Gerçekçi olabildi ve yapılması gerekenleri yaptı. O korkmadı, o unutmadı, o gözlerini kapatıp duymamazlık ve konuşmamazlık yapmadı. Bu sayede Atatürk olabildi. Atatürk için söylediğim tarihe iz bırakmış bütün liderlerin ortak özelliğidir. Geçmişi unutmama sayesinde bu kadar büyük oldular ve iz bırakabildiler.
Yaşama eylemimiz bildiklerimizden ibarettir. 

19 Eylül 2017 Salı

Problemlerimiz: Sınırlandırma

İnsanların sınırlandırılması doğdukları andan itibaren başlıyor. Bu çok acı bir şey. Belki aile çocuğunu korumak ve iyiliği için yapıyor bunu. Ancak fazla korumak çocuk bile olsa bir kişiyi sınırlandırmaktır. İnsanın çocukluğunda elde ettiği karakterini sınırların içine hapsetmek ve etkilemek bir insanın bütün hayatını değişmesine sebep olan fark edilemeyen bir dokunuşa dönüşüyor. Adeta kelebek etkisi denilen olay çocuklukta başlıyor.
Daha sonrasında okula başlayan çocuk bu sefer okulun sınırlandırmasına bırakılıyor. Okul, bir kişiyi gereğinden fazla kontrol altına alıyor. Onun düşüncelerini, davranışlarını tek tip insana doğru yönlendiriyor.  Hiç unutmam mesela, üniversiteye başlayıncaya kadar hep kıyafet zorunluluğu vardı. Bu insanların kişiliklerini yansıttığı zırhlarından arınmasına sebep oluyordu. Bilmiyorduk, kim nasıl düşünür nasıl bir hayat yaşar? Bunların hiçbirini bilmiyorduk ve farkında değildik etkileşimimizin çok yüzeysel kaldığından. Şimdilerde hiçbiriyle görüşmüyorum. Çünkü onları tanıyamamıştım. Okulda insanları kıyafetleri ile sınırlandırmanın sonucuydu bu. Sanki hiç kimse fakir değilmiş, hiç kimse zengin değilmiş ve hepimiz eşitmişiz sanarak büyüyorduk. Gerçekten öyle miydik?
Belli ölçüde insanlar sınırlandırmalı buna bir itirazım yok. İnsanları başıboş bırakmak sanki benzinliğin etrafındaki ormanı yakıp onun patlamayacağına inanmak gibi bir beklentidir. Eğer bir sızıntı varsa veya alevler benzinliğe ulaşırsa patlama kaçınılmazdır. Başıboş olmak zaten başlı başına bir tehlike, bunun içine insanı bırakmanın pek bir mantığı yok. Ancak insanlar zarar görmesin diye onları bir odanın içine kapatıp beklemenin de kimseye bir fayda getirmeyeceği bellidir.
Sınırlandırmayı iki başlık altında inceleyebilirim. Birincisi sınırlandırmanın yöntemi ve boyutu, ikincisi sınırlandırmanın etkileridir.

- Sınırlandırmanın yöntemi ve boyutu
Sınırlandırma için en çok kullanılan yöntem korkudur. Korkutmak için genellikle kurallar ve dini kaynaklı olduğu düşünülen gerçekliği bilinmeyen hurafeler kullanılır. Dini kaynaklılara şöyle bir örnek verebilirim: Benim küçüklüğümden beri her yanlış olduğu düşünülen bir hareket yaptığımda “Allah çarpar, Allah yakar, Allah taş yapar.” Diyerek korkutmaktır. Şimdi baktığımda gerçekten anlamsız ve temelsiz geliyor. Bu Allah’a inanmadığımdan veya gücünde bir eksiklik bulduğumdan değil. Allah daha ergenlik çağına dahi gelmemiş bir çocuğa neden zarar versin? Dünyadaki tek yanlış hareketi yapan ben miydim veya benimki en büyük müydü de beni ilk cezalandıracak olsun? Binlerce kişinin ölümüne sebep olanı bırakıp küçücük çocuğa zarar vereceğini söylediğin Allah için sonradan çocuğa Allah affedicidir merhametlidir dediğinde tabii ki de buna inandıramazsın. Çocukların dini duygularının eksik olmasının nedenlerinden birisi küçüklüğünde dini kullanarak korkutulmuş olmasıdır diyebilirim. Allah’tan kendim için bu durum ortaya çıkmadı. Ancak bu söylediğim göz ardı edilmemelidir.

- Sınırlandırmanın etkileri
Bu başlığa toplumsal bir örnek getireceğim. Sonuç olarak insan toplumsal bir varlıktır. Toplumsal olarak sınırlandırıldığına inanılan bir topluluk olan Yahudiler, günümüzde Filistin’de yaptıkları buna örnek olabilir. İkinci Dünya savaşı sırasında soykırıma ve işkenceye uğrayan Yahudiler şuan Filistin’de binlerce insanı öldürürken hiç merhametleri olmamasının nedeni önceden uğramış oldukları kötü durumdur. Bu sınırlandırma onların toplumsal karakterini etkilemiş ve şuan diğer milletlerden daha az acıma duygusuna ve aç gözlülüğe sahip olmuşlardır.


Sınırlandırma dediğim durumun insanların ve toplumun duygu, düşünce ve hareketlerinde her zaman bir etkisi olduğu açıktır. Benim önerim ise insanların kendi özelliklerini gösterebileceği bir ortam yaratmaktır. İnsanları sınırlandırdığımızda herkes için engel oluşturacak durumlar ortaya çıkacaktır. Bir sınırlandırma başta söylediğim gibi kelebek etkisi ile birçok sonuca götürüyor. Bu sonuçları aza indirmediğimiz durumda insanlık olarak yeterince istediklerimizi kusursuz olarak yapamayacağız. 

22 Ağustos 2017 Salı

Farkındalık

Farkındalık

Farkındalık, Türk Dil Kurumuna göre farkında olma durumudur. Halkımızın anladığı “Tamam bu böyle ama ne yapalım” durumudur. Bir şeyin farkında olmak aslında çok büyük bir başarıdır. Çok gereksiz gibi görünebilir ancak farkında olmadığınızdaki durumunuzu düşündüğünüzde farkında olmanın ne kadar faydalı bir durum olduğu anlaşılabilir. Duyarsız olmak, Dünya’nın ilerlediği düzende her insana aşılanmaya çalışılan düşüncelerin başında gelir. Bir şeyleri değiştiremeyeceği doğduğu andan itibaren aşılanmaktadır. “Sen ne bileceksin, senin aklın ermez, senin işin mi bu” gibi uyarılarla insanları duyarsız olma yoluna itildiğinin çok net görüldüğünü düşünüyorum. Bu gibi uyarılara sürekli olarak ben de bilebilirim, benim de aklım erebilir, benim işim değil ama görevim gibi cevaplarla uyarıda bulunan kişilere gereken cevabı verdiğim için hiç pişman değilim. Benim saygısız olduğumu düşünebilirsiniz, ancak onların yaptığı saygısızlıktan daha çirkin bir eylemdir. Bütün canlılardan farklı olan iki özelliğimden birini benden almaya çalışıyorlar. Düşünmek eylemini görmezden gelmemize neden gerek var? Korkuları yüzünden kaderime değil dayatılan düzene karşı çıkışımı itibarsızlaştırmaya çalışılması beni gerçekten sinir ediyor. Bu arada iki özellik demiştim, biri düşünmek diğeri özgür iradedir. Bunu da ara bilgi olarak belirtmiş olayım.
İnsanların kötü/yanlış eylemlere vereceği tepki üç aşamalıdır. Birincisi yanlışı düzeltmek, ikincisi uyarıda bulunmak ve üçüncüsü kendine bunun yanlış olduğunu söylemektir. Bunları yapmak için elbette bir eylemin yanlışlığının farkında olmak gerekmektedir. Eğer farkındalığınız yoksa muhtemelen boş konuşuyorsunuzdur.
Farkında olmadığımız durumu düşünelim. Bize söylenen her şeyin doğruluğunu yanlışlığını sorgulamadan itaat etme durumumuz başlamıştır. Zaten insanların cahil, köle ve hatta koyun olarak görüldüğü düzende farkında olanları sindirilmeye çalışılması çok normal değil midir? Acı olan tarafı ise düzeni kuranlar, bundan faydalananlardan çok yönetilen ve hiç yerine koyulan insanların seni susturmaya çalışmasıdır. Susturmaya çalışırlar, çünkü korkuyorlardır. Eğer itaat etmezlerse aç kalacaklarından veya ne bileyim hapishaneye gönderilmekten falan korkarlar. Tamam, bunlar bir sorundur. Ancak bunlar koşulsuz itaat ve duyarsızlıktan daha büyük bir sorun değildir. Aç kalırsın, ölürsün acın biter. Hapishaneye girersin ama neden içeriye girdiğini bilirsin, en azından denedim dersin. Ama farkında olmadan susarsan, düşünmezsen bu sefer bütün bir hayatını bir “hiç” uğruna harcamış olursun, olurum. Biraz gücümüzü fark etmemiz gerekiyor artık. -Bahsettiğim devletleri yıkalım, hükümetleri değiştirelim gibi bir olay değildir. Anlatmak istediğim bizi yaşamaya mecbur bırakılan sistemdir. Sistemi ise devletler ve hükümetler belirlemez.- Bizler insanız, Allah’ın yarattığı tüm yaratılanların bize secde edilmesini emrettiği İNSANLAR. Bizlerin farkı özgür irademiz ve düşünebilmemizdir. Bunlar gerçekten çok büyük nimetlerdir. Mesela melek olsaydık, bizim seçim şansımız olmazdı. Sadece iyi olurduk. Mecburen iyi olmak ve kendi seçiminle iyi olmanın arasında elbette bir fark vardır. Kendi isteğinle iyi olmayı, yani cenneti hak etmişsen bu mecburen iyi olmaktan daha üstündür. Seçim yapabilmek için, özgür iradeni kullanabilmen için düşünebilmen ve farkında olman gerekir. Bunları yapmadığımızda bırakın melek gibi yaratılıştan sürekli iyi olmayı, sonradan isyan eden şeytandan farkımız kalmaz. O bile isyan ederken ateşin topraktan üstün olması gerektiğini düşünerek isyan etmiştir. Biz eğer bize verilen bu iki nimeti kullanarak farkında olmayı bırakırsak Allah’ın sunduğu nimetleri reddetmiş oluruz. Bu çok büyük bir saygısızlıktır, inanan okurlarıma buradan söylemiş olayım üzerimde vebali kalmasın.
Farkında olmak ile ilgili binlerce örnek sayabilirim, siz de kendinize dönüp baktığınızda görebilirsiniz. Ancak bir örnek vererek iyice anlatmak istediğimi açıklama ihtiyacı hissediyorum. Mesela bir meclis, belediye veya muhtar seçimi yapılacak olsun. Adayları değerlendirmek ve kendi bireysel faydanın yerine toplumsal faydanı düşünerek oy kullanmak görevimizdir. Diyelim ki yaşın yetmiyor oy kullanamıyorsun, bu sefer etrafındakilere çıkarımlarını anlatmak senin yapman gerekendir. Bu ikisini de yapmışsan ve yapamamışsan bile oyların bu şekilde atılması gerektiğini düşünmen senin farkında olduğunu gösterir. Oy kullanmak veya bunu söylemekten daha önemli olan farkında olman ve çaba göstermiş olmandır. Aksi durumda çoğu kişinin yaptığını bildiğim gibi yıllardır kime oy veriyorsa ona koşulsuz oy kullanması onun aslında hiçbir desteği olmayan bir oy kullandığını ve bütün toplumu etkilediğini gösterir. Bu çok zararlı bir eylemdir. Çünkü çoğu seçimde insanların algılarını kapatırcasına karmaşık bir şekilde oy kullanmalarını düzenin sahipleri ister. Bu da kendi özgür iradeni kullanmamanın cezasını hem kendine hem topluma yükleme sonucunu doğurur. Ayrıca bazılarının senin farkında olmamandan yararlanmalarını sağlar.

Yukarıda anlattığım üzere anlamış olmalıyız ki farkında olmamak, özgür irade ve düşüncemizi kullanmamamızın cezasını hem kendimiz hem topluma yüklüyoruz. Unutmayın farkında değilseniz, büyük ihtimalle farkında olmamanızı isteyenler olduğuna işaret eder. Ve farkında olmadığınız her şeyin cezasını çeken ve bundan faydalananlar olacaktır.

25 Mayıs 2017 Perşembe

Ağrı - 2. Bölüm

Uyanmıştı. Çünkü ölmüyordu. Sadece nefesini aniden çok harcadığından kısa bir baygınlık geçirmişti. Ne kadar oldu acaba spor yapmayalı diye düşündü. Bu duruma biraz bozulmuştu. Ölmeyi beklemişti yere düşünce, gerçi bu onun ilk yere düşüşü değildi. Geçirdiği o kışı hatırladı. “Ah, ne güzel bir kıştı. Ölmek için en uygun zamanım o kış olabilirdi. Şimdilerde acaba neler yapıyordur?” diye kendi kendisine konuştu. Etrafına bakındı, söylediklerini kimsenin duymasını istemiyor gibiydi. O kış, o prenses onun kimseye anlatamadığı sırrıydı. Bir yabancının bunun hakkında bir şey duyması bile kendisini davasına ihanet etmiş birisi gibi hissetmesine sebep olabilirdi. Ayıldığı yerde yolun kenarına oturdu. Güneşin ışıkları bulunduğu sokağa düşüyordu. Henüz güneşten pek bir iz yoktu. Karşısındaki parka arkasından yola baktı. Sürekli geçmişi hatırlayıp duruyordu. “Ben ne yapıyorum? Az önce ölümden dönmüşüm ve hala eskileri hatırlayıp duruyorum. Yaşamak için çabalamalıyım.” Dedi kendi kendisine. Ancak söyledikleri onu hiç tatmin etmemişti. Geçmişini düşünmek gelecek hakkında planlar yapmaktan daha çekici geliyordu. Geçmişi düşünmek, onu en ince ayrıntısına kadar hatırlamak ve tekrar yorumlamak Cüneyt’in en sevdiği etkinliklerdendi. Bunu yaparken kendisini bir tarihçi gibi hissediyordu. Göğsü kabarıyor, sanki çok büyük bir bilinmezi aydınlatmış gibi gururlanıyordu. Bunun doğru olmadığını, kendisiyle övünmemesi gerektiğini yılların getirdiği gelenekler çok iyi öğretmişti. Bazen böyle şeyler düşündüğü için kendisinden nefret etmeye başlıyordu. Bu hayal kırıklığı ile yola devam etmeye başladı. “Bir işi yarım bırakmak, dönekliktir.” Dedi. Yola bakarak yaşadığı bu baygınlıktan dolayı zaman hemen geçsin ve hastaneye ulaşayım diye düşünüyordu. Geçecek arabaların birisine otostop çekmeyi düşündü. Bunu yapması için kendisini cesaretlendirmeye bile başlamıştı. Yürümeye devam ediyordu ancak hiç araba geçmiyordu. “Bu gün şansız bir günüm olmalı, hem bu günlerde buralar pek tekin değil. Bir sürü kaçırılma ve ölüm haberleri duyuyorum. Başıma bir şey gelmese iyi olur.” dedi. Çünkü ölümünün bir hastalıktan geleceğine çok emindi, bu hayalinin bozulması onun son büyük pişmanlığı olabilirdi. Bu şekilde düşünerek yürürken bir kilometreyi bitirmişti. Bir otobüs durağına oturdu, bir sigara yaktı. Telefonundan saate baktı. Henüz 5.49 civarındaydı. “Otobüsler 6’da çalışmaya başlıyor. Buraya gelmesi nereden baksak yarım saati bulur. Yürüsem mi acaba beklesem mi daha iyi olur. Bekleyeyim bari veya yürüyeyim. Of karar veremiyorum artık hiçbir konuda. En iyisi şu sigara bitireyim.” Diye yine konuşmaya başladı. Sonra dışından bu kadar konuşabildiğine şaşırdı. Normalde hiç bu kadar zahmetli bir işe kalkışmazdı. Sigarasını bitirince yürümeye karar verdi. Çünkü onun için beklemek hayatının boşuna harcanmasıydı. En değerli şeyi zamanıydı. Şuan ölmesi istense kabul edecek ama yine de hayatının her saniyesini değerlendirmeyi isteyecek bir ruh haline sahipti. Birden yanında bir kamyonet durdu. İçinden inen adam onu tedirgin etmişti. Cebindeki anahtarını sıkı sıkı kavradı. En azından bu şekilde gücünü artırmayı planlıyordu. Adam onun orada, o saatte yürümesini hiç garipsemeyerek sakince kamyonetinin kapağını açtı. Ekmek dolu kasasını alıp karşıdaki bankaya doğru yürümeye koyuldu.  Bu durum Cüneyt’in duruşunu hiç bozmadı. Hala başına bir şey gelebilme ihtimalini unutmuyordu. Yürürken arada arkasına bakıyordu, tedirgin olduğunda paranoyak olmaya başlıyordu. Bunun farkındaydı ancak yapabileceği bir şey yoktu. En azından tek sorunum paranoyak olmam olsun diye kendi kendini çoğu zaman teselli ettiği bile olmuştu. Yine bir sigara daha yaktı. Göğsündeki ağrıdan daha acı veren bir şey varsa bu ancak hastaneye ulaşmak için bu kadar zamanını harcamasıydı. Bu yüzden aldırış etmeden sigara içebiliyordu. Hızlı hızlı yürümeye başladı, artık bu yürüyüşün çok uzun sürdüğünü düşünmeye başlamıştı. Yürüme hızı sigara içme hızıyla neredeyse aynıydı. Her beş adıma bir fırt denk getiriyordu. Karşıda sokakları süpüren bir adam gördü. “Galiba sokakları süpüren bu adam çöpçü olabilir. Şimdi bu sigaranın izmaritini ondan önce veya sonra yere atsam ona ayıp olur.” Diye düşündü. Tam adamın çöp bidonun yanına geldiğinde adam yolun ortasındaki çöpleri temizlemeye başladı. Sakince sigarasını yere attı, ayağıyla ezip söndürdü ve izmaritini çöp bidonuna attı. Bu yaptığı davranış kendisini insan gibi hissetmesine sebep olmuştu. Yerlere çöp atmaması konusunda bir arkadaşı onu sürekli uyardığından artık istemsizce bu uyarıyı kendisine uygulamaya başlamıştı. Bunu fark etmişti. Hatta bu durum hakkında yazılmış bir kuram yoksa kendisi yazmayı bile aklına getirmişti. Ama kendisinin alanı olmadığını düşünüp susmayı daha uygun görmüştü. Artık hastaneye gelmişti. Kapının kenarında bir kedi gördü. Kedi onun zayıf noktası olabilirdi. Dünyadaki bütün her şeyi bir kediyi izlemeye tercih edebilecek bencilliğe sahipti. Öyle de oldu. Ağrısını, bayılmasını, tedirginliğini unutup kediyi izlemeye başladı…

21 Mayıs 2017 Pazar

Ağrı / 1. Bölüm

Saat on ikiydi. Cüneyt, neden hep ediplerin bu saati gecenin tam ortası diye tanımladıklarına anlam veremediğini hatırladı. Ne zaman gece olurdu da ortası on ikiydi. -On iki- dedi bir fırt çekti sigarasından. Acaba yazmanın zamanı olur muydu? Vakitleri olmadığında sonradan yazmayı deneselerdi yine o güzel yazılar yazılır mıydı? Şimdilerde insanların hiçbir iş için vakitleri yok dedi, bir fırt daha çekti. Artık nikotinin varlığını hissetmişti vücudu, biraz gevşedi. Yine uyumamı söyleyecek birisi yok diye düşündü. Onun için uzunca bir süredir tek başınaydı kocaman evde. Bazen tedirgin oluyordu ama yalnızlığı tedirginliğini bastırıyordu. Bir müzik açtı, eskilerden. Şimdiki nesil için bir asır öncesi gibi gelebilecek bir zamanda yapılmış ama onun için daha dün ilk defa dinlemiş olduğunu düşündüğü bir müzik. Bir keman çalıyordu soloda, o melodi sanki hayatı anlatıyormuşcasına inliyordu tek başına. Arka arkaya kaç defa dinlediğini fark etmeden geçen zaman aklına düştü. Uyumalıydı, yatağa uzandı. Korktuğu başına geldi. Sol tarafında yine bir ağrı başlamıştı. Uyursam geçer dedi ama uyumaya çalıştıkça çarpıntısı artıyor gibiydi. “Hay aksi, gecenin bu saatinde hem de. Sırası mıydı şimdi bunun?” dedi. Sonra tek başına ölmek istediğini hatırladı, üstelik tam bu saatlerde. Sabah saatleri, dedi. Benim için gecenin yarısı işte bu zaman. Ezanın okunmasına az kalmıştı, onu dinlemeden uyuyamayacağını ve ölemeyeceğini biliyordu. Bir sigara daha yaktı. Ölümüm, bu küçücük şey sayesinde ne güzel de bana yaklaşıyor diye düşündü. Ezanı dinledi, sigarasını söndürdü. Tekrar uyumaya çalıştı ama yine çarpıntısı başladı. Otobüslerin henüz çalışmaya başlamadığını biliyordu. Yine de giyindi, sokağa çıktı. Ağır ağır adımlarıyla hastaneye doğru yürümeye başladı. Gökyüzüne ardından sokaklara baktı. Günün ilk ışıklarını sokakta karşılamayalı ne kadar olmuştu acaba dedi biraz mutlu oldu. Bu saatlerde, sokakların sahipleri sadece köpekler olabilir diye düşündü. Biraz irkildi, çünkü köpeklerden korkuyordu. Bir ara sokağı geçti, yan taraftaki devlet binasından bir köpek ona doğru koşmaya başladı. İlk önce aldırmadı ama köpek sabahın bu saatinde uyumak üzereyken sınırlarına yaklaşan bir düşmana gözdağı vermek istercesine koşuyor, üstelik havlıyordu. Hayır, bir köpeğe vuramazdı. Ama yerinde durursa ısırılacağını tahmin ediyordu. Koşmaya başladı. O koştukça köpek hızlanıyordu, sol tarafındaki ağrıya aldırış etmeden yüz metreyi koşmuştu bile. En sonunda aniden köpeğe döndü, garipçe bir şekilde bağırdı. Köpek şaşırarak durdu ve artık sınırının dışına çıktığını fark edip görevini yerine getirmiş bir uçak gibi geriye kulübesine dönmek için yürümeye başladı. Cüneyt, köpeğin boyutunu görünce bu komik duruma düştüğü için sinir oldu. Birden yanındaki elektrik direğine yaslandı, az önceki maraton sol tarafındaki ağrıyı artırmış artık dayanılmaz bir noktaya gelmişti. Acaba, artık ölüyor muyum diye düşünürken aniden yere yığıldı…