4 Mayıs 2018 Cuma

Yine Rastgele Bir Şeyler


Rastgele başlıyorum bu sefer bakalım nereye gideceğiz. Yazılarımı sonradan geriye dönüp düzeltmeyi sevmiyorum. Nasıl düşünüyorsam öyle yazmayı seviyorum. Çünkü gerçek hayatta ağzından çıkan bir şeyi geriye dönüp silemezsin ve düzeltemezsin. Ben her yazdığımı yazmadan önce ve yazarken yaşıyorum bunu neden geri almak isteyeyim? Geriye almak istediğim şeyler var ancak hayat, bir akış içerisinde. Bu yüzden akışı durdurmaya çalışmak veya bunu kabullenmemek gereksiz bir çabadan öteye gitmeyecek. Gereksiz hayalperestlikten de bildiğiniz üzere bana iğreti geldi ve geliyor.

Başarılı olmak veya olmamak, bunların pek bir önemi yok benim için. Önemli olan mücadele edebilmek, her alanda hatta en ufak bir şey için bile mücadele edebilmek. Başarılı olmamak diye bir şeyi kabul etmiyorum. Çünkü her başarısızlık, başarı için bir adımdır. Yürümeyi tek denemede öğrenmedik, okumayı da öyle. Bu yüzden başarısız olduk diye mücadelemizden dönmek, en basit ifadeyle korkaklıktır benim gözümde.

Yanlış zamanın doğru insanları veya doğru zamanın yanlış insanlarındanım. Şundan eminim ki öve öve bitiremediğimiz atalarımızdan birisi gelseydi bu güne, yüzde doksan dokuz ihtimal ile şimdiye herhangi bir terör örgütüne üye olmaktan veya abidik gubidik bir nedenden içeriye girmişti. Ben ise dışarıda olmaktan ne anlayacağımı bile bilmiyorum. Çözümlemelerim yetersiz kalıyor bu konuda. Benim tarzım mı yanlış yoksa yanlış zamanda yanlış insanlarla mı uğraşıyorum? Neden bir şeyi başaramıyorum?

Ey insanlar! diye bağırarak şunu söyleyeceğim size: “Put sadece heykel tarzı şeylere denmez. Bunu öğrenin artık be kardeşim.” İnandığınız, gördüğünüz veya görmediğiniz, insan, bitki, hayvan, herhangi bir eşya ve nesne de put olur. Size put dedikleri şey heykel aslında diye kim öğrettiyse bu bilgi nereden geldiyse sizi fena şekilde keriz yerine koymuş. Bırakın artık putlarınızı. Ayrıca dogma dediğimiz şey ise sadece Hristiyanlar için geçerli dini terimler için kullanılmaz. Bilmem kim hazretlerinizin veya herhangi birisinin fikirlerini de körü körüne kabul edip bunu savunmak ve bunu eleştirtmemek bunları dogma, seni de kafir yapar haberin olsun. Bu arada kafir örten, gizleyen ve karartan demektir, GÜNAYDIN.

Geçenlerde birisi şöyle bir şey demişti bana: “Ya abi sen her şeyi reddediyorsun hiçbir şey istemiyorsun ama sürekli bir şeyleri kazanıyorsun/başarıyorsun” gibiydi söylediği şey yanlış hatırlamıyorsam. Şimdi olay şu şekilde oluyor. Kurtlar Vadisinde Memati’nin dediği tarzda bir şey ile karşı karşıyayım. “Polat Alemdar ne kadar parayı ittiyse para oluk gibi aktı, şanı şöhreti elinin tersiyle ittikçe şanı şöhreti arttı.” Benim de durum bu şekilde. İnanın ki ben bir şeyleri kazanmak için çabalayan birisi değilim. Ben ne söylüyorsam öyleyim. Ben sadece kendi düşündüğüm şekilde yaşıyorum ama bir şeyleri nedense elde ediyorum. Hala da hiçbir şey umurumda değil benim için. Ben sadece tecrübe kazanmak için bazı şeyleri deniyorum alacağımı alınca da kendi yolumu o kazandığım tecrübe ile düzenliyorum. Her gün de “Allah'ım beni senin yolundan ayırma, senden başkasına inanmıyorum ve güvenmiyorum.” diye dua ediyorum. Bu durumdan da şöyle bir şey çıkartıyorum kendime: Ben her gün böyle dua ederken hayatım bu şekilde ilerliyorsa demek ki yanlış bir yolda değilimdir.

Bu arada sağlık sistemi iyileşti falan diye konuşup duruyorlar, beni çıldırtmayın. Ben 18 yıl önce şimdikinden daha iyi tedavi oluyordum. Randevu bulamıyorsun, randevu bulsan haftalar sonrasına belki alabiliyorsun, doktor düzgünce iş yapmıyor veya yapamıyor, hastanelerin ekipman eksikleri sayamayacağım kadar fazla, üstüne üstlük görmediğim hizmetin parasını veriyorum. Sonra bana gelip diyorsun ki eski sağlık sistemi çok kötüydü. Hadi oradan diyorum, hadi oradan! Bir dişimi aylardır çektiremedim arkadaş, pense getirin sökücem artık.

Hadi görüşürüz, inşallah.



16 Nisan 2018 Pazartesi

Neriman ve Biz


Alçağım ben! Alçağım ben! Alçağım ben!...

Hayatında bir kez bile sevgiyi yüz üstü bırakmış, içinde barındırdığı saflık ve samimiyeti görememiş tüm insanlar acı çekmekte haklılardır. Dünyanın gösterişi ve şekilciliği içinde buhranlar dahi yaşamadan yaşamak ne büyük aldanış! Buhranların içinde yok olmak ne acı!

Neriman, sen o kadar arada kalmışsın ki halini gördükçe insanlarımı görüyorum. Neriman, sen o derece aldanmışsın ki bu hayatın içinde barındırdığı özgünlüğü göremeyecek duruma gelmişsin. Bir hikaye duymamış olsaydın, bir yaşanmış olmasaydı yok olup gidecektin sen de herkes gibi o içi boş gösterişlerin içerisinde. Aynı, aynı biz gibisin Neriman!

Sen Doğu ve Batı kültürü altında ezilmiştin. Sen o buhranlarını atlatamayacak, bunu kendin bile fark edemeyecek kadardın. Şimdilerde ise biz Avrupa ve Türk kültürü arasında seçim yapma zorunluluğundaymış gibi hissediyoruz, nedense. Kendi kültürümüzü o derece düşük görüyoruz ki onu çok uzak hissediyoruz kendimize ve belki de çok uzak bize. Bunu dillendiremiyoruz belki bu günlerde ancak hissedebiliyorum. İçimden öyle çok mücadele etmek geliyor ki bu ikilikle ancak toplumumun korkaklığı belimdeki insan olmayı hissettiren soğukluk gibi kendini sürekli hatırlatıyor. Sürekli anlatıyorum, bakın diyorum bakın! Hakikate bu kadar yakınız, çok yakınız! Neden korkuyorsunuz? Neden görmüyorsunuz diye bağırıyorum her anda.

Moda dediğimiz şey ne? Ne uğruna bizim hayatımıza müdahale ediyor? Moda, kendine yakışanı giymek diyoruz. Kendi içimize sindiği gibi yaşamak modadır diye sloganlaştırıyoruz. Ancak sadece söz de böyle kalıyor. Sadece popüler kültürü takip ediyoruz. Popülerler moda oluyor, moda kapitalizm oluyor. Sömürmeye başlıyor, popülerce!

Ve fark bile edemiyoruz. Her şeyi görüyoruz, her şeyi biliyoruz. Ancak parçaları birleştiremiyoruz. Dünü bu günden ayırıyoruz. Bütün tarihi parçalıyoruz ve kendimiz de her parçada yok olmaya başlıyoruz. Kendi parçalarımızı ellerimizle, sözlerimizle ve düşüncelerimizle siliyoruz. Yok oluyoruz. Sonra yine buhranlar geliyor. Buhranlar, buhranlar ve intihar ediyoruz. Ne toplum olabiliyoruz ne de birey olabiliyoruz. Arada kalmışlıklar ve sınıflandırma yanılgıları bizi yok ediyor. Her şeyi sınıflandırıyoruz ve bir sınıftan diğer sınıfa geçişleri yazılı olmayan kurallarımızla, içten içe gizliyoruz. Ve arada kalarak sıkışıyoruz, Neriman oluyoruz. Anlatamıyoruz ve anlaşılamıyoruz…
Bir gün eğer cesur olabilirsek, fark edebilirsek ve geç kalmışlığımızı fark edersek çıkıp hep beraber bağıracağız, aynı sevgilisini gösteriş ve para uğruna terk eden Rus kadın gibi: Alçağız biz! Alçağız biz! Alçağız biz!



Not: Neriman ve Rus kadın, Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye romanındaki karakterlerdendir.

6 Nisan 2018 Cuma

Hangisi Sonuncu Olacak?


Hangi yazımın sonuncu olacağını bilmeden yaşamam çok acı bence. Son nefesimin hangisi olduğunu merak etmiyorum da son yazdığım yazı hangisi olacak onu merak ediyorum. Acaba anlatmayı düşünüp de anlatmadığım bir şeyler kalacak mı? Yoksa zaten bitmiş tükenmiş bir haldeyken mi sonum gelecek?
Her şeyin sonlardan ve başlangıçlardan ibaret olması beni mutlu ediyor. Neden bilmiyorum ama tam bitti diyoruz, sonra bir bakıyoruz yeni bir şeyler peşinde koşmaya başlamışız. Yeni maceralara sürüklenip gidiyoruz. Tabi bu maceralar bir önceki maceramızdan izler de taşıyor. Cennetten kovulduğumuzda sandık ki her şey bitti. Sonra su olduk, toprak olduk, dokuz ay anamızın rahminde kaldık, hayata geldik, hayatta bin bir türlü şey yaşadık ve öleceğiz. Sonra yeniden bir başlangıç… Hep bir şeyler bitiyor, yenisi başlıyor. Var olmanın mükemmelliğini iliklerimize kadar yaşıyoruz veya ben yaşıyorum en azından. Derler ya bizim büyükler, kalp gözün açıldı mı görmeden duramazsın diye görmenin huzurunu yaşıyor gibiyim adeta. Tamam, bir şeyleri değiştiremeyeceğini bilmek belki insanın hayat enerjisini alıp götürüyor ancak en azından değişmeyecek şeylerin de farkında olduğunu görmek bence güzel erdem. Sokrates’e Tanrı demiş, sen en bilge insansın diye Sokrates düşünmüş düşünmüş neden en bilge olan benim acaba diyerek. Şu meşhur sonuca varmış: “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir. En azından bilmediğimin farkındayım, bu yüzden en bilge olabilirim.” Önceden anlatmıştım, farkındalık belki bir şey değiştirmez etrafınızda ama en azından farklı olursunuz, farkında olursunuz. Sokrates’e bilgeliği getiren farkındalık bana da içinde ümit olmayan bir huzur verdi.

Tasavvufu falan sevmem, felsefesinin çoğunu saçmalık bulurum da benim de bir gönül gözüm falan mı açıldı anlayamadım. Böyle bir nur indi yüreğime resmen. Geçmişteki Bülent görse şimdiki halimi hadi oradan ne hale gelmişim, çökmüşüm diye ağlar bence. Ama şşş geçmişteki Bülent sana diyorum, hayat insana en büyük dersleri veriyor ve bunun farkına varmak bile bir mucize aslında. Giriş yapmışken söyleyeyim niye felsefesinin çoğunu saçmalık bulduğumu. Şimdi bu güzelim ağabeylerimiz mistik mistik Allah’a/pek emin değilim başka bir şeye inanıyorlarsa ona ulaşmayı amaçlıyorlar böyle gönülden bağlanıyoruz falan diyorlar ya işte ben buna iyi kötü tamamım. Ama şimdi yok bizim kerametimiz var, Allah bize bildiriyor biz bundan böyle böyle yapıyoruz falan diye laflarına ayar oluyorum. Bak güzel ağabeyim, Allah sana bir şey bildiriyorsa sen otomatikman peygamber oluyorsun bunu fark et artık. Hem Kur’an’a inanacaksın, hem Peygamberimizin (s.a.v) son peygamber olduğuna inanacaksın, sonra da diyeceksin ki Allah bana bildirdi ben ondan böyle dedim, böyle yaptım. Bir de artık peygamber gelmeyeceğinin farkında olduğundan işte biz de “Allah dostuyuz, evliyayız, ermişiz, kamili mürşidiz” gibi kafandan kavram uyduracaksın benim eşimi dostumu kandırmaya çalışacaksın ben de buna susacağım öyle mi? Yok öyle yağma. Bak güzel ağabeyciklerim sizin kendiniz ve eserleriniz için kullandığınız bütün terimleri, argümanları ve çoğu şeyleri Allah bizzat kendi kelamında hep eleştirmiştir. Bir kere bile övmemiş sizin terimlerinizi hatta bunu ima dahi etmemiş. Ayrıca bi size mi Allah bunları bildiriyor? Ben gücenirim arkadaş böyle iş olursa açık söyleyeyim. Ben de iyi kötü çile çektim, öldüm de uyandım, ben de geçtim sizin basamakları. Üstüne üstlük ben bunları bilinçli olarak da yapmadım, kaderimde böyle varmış. Sizin çilecilik adına yaptığınız şeyleri bizzat hayat bana yaşattı. Nefis mertebelerinizi falan ben farkında olmadan çıkıp iniyormuşum sonradan fark ettim. Ama hiç siz benim “Allah bana bildirdi, benim söylediklerim hep ondan geliyor, ben onda yok olup kendimi buldum” falan dediğimi duydunuz mu? Neyse bunu daha çok uzun anlatırım size sonra.
“Bunlaa derin mevzulaaa yavruuum fazla düşünmeeeen gafayı yirsiniz” ehehehehe.

Tabi bunlar hep işin dalgası. Ben kendim uğraş arıyordum ondan oturup yazıyorum. Yoksa herkes kendi bacağından asılır bu hayatta. Birbirimize iyi kötü destek olmaya çalışıyoruz. Ancak bu bizim hakikati değiştiremeyeceğimiz gerçeğini değiştirmiyor. Ama hakikat değişmeyecek diye de çabalamadan hakikate pes etmek de biraz tembellik. Tembellik de ne bileyim biraz boş iş. Arada böyle tembellik ediyorum, sonra diyorum ki harbiden tembel olmak zor iş ben en iyisi çabalamaya devam edeyim. Zor iş çünkü beklerken canım sıkılıyor.

Şimdi aklıma geldi de ben ne kadar değişik ortamlar görerek büyümüşüm. Çok iyi oldu çok da güzel oldu bence. Ama bunu sonra anlatacağım. Tabi o zaman kadar son yazımı arkamda bırakıp yeni bir maceraya başlamamışsam. Son yazıma kadar görüşürüz inşallah. Allah hepinize sağlık versin, Tengrim de sizi kutsasın.

23 Mart 2018 Cuma

Neden sorguluyorum ve eleştiriyorum?


“ Eğer yer yüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar ve onlar sadece yalan uyduruyorlar.” - Enam 116

Merhaba.
Sadece vakit geçirmek ve kafamı boşaltmak için yazıyorum. Bir şeyler anlatacağım tabi ancak tamamen kendimi ifade etmek ve beni tanımanıza olanak sağlamak için olacak. Yazımın başındaki ayeti size göstermemin nedeni ise benim hayattaki en temel felsefemin bu ayet olmasındandır. Bu ayeti okuduktan sonra belki inanmazsınız ancak kişiliğimde ve hayata bakışımda büyük değişim oldu. Bunun nedeni ise yer yüzündekilerin çoğunun zanna uyması yani Allah’ın belirlediği hakikatlerden uzak oluşlarını bana söylemesidir. Çoğunluğun yanılabileceğinin ve yanılıyor oluşlarının bildirilmesi çok önemli bir şok olmuştu. Çünkü hepimiz genelde şu şekilde düşünürüz: Bu kadar insan yanılıyor olamaz. En basitinden, Çiftlik Bank’a parasını yatıran insanlara sorduğunuzda neden paranızı yatırdınız diye, “Bu kadar insan salak olamaz” diye yatırdık derler ve diyorlar da zaten. Fetöye baktığımızda da herkes bu kadar kişi buradaysa bir bildikleri vardır diye onlara katılıyorlardı veya sempati besliyorlardı. Bu kişilere inanmayanlar genelde dışlanıyordu, kafir diye nitelendiriliyorlardı. Ancak kafir, münafık dedikleri o insanların haklı olduklarını bir darbe ile anlamaları hepimiz için kötü oldu. En azından ne olduklarını anlamış oldular. Ayette söylendiği gibi insanlar “zanna” uyuyor. Zan, “sanı”dır. Yani bir şeyin öyle olduğunu sanmaktır. “Zan ise; hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez.” ayetinden hareketle insanların çoğunluğu hakikat bakımından bir şey ifade etmeyecek şeylere inanmaktadır. Şunu da belirtmek gerekir ki, hakikatin tarafında olsan bile hakikati benimsemeyip yine ona “zann” ile yakınlık göstermenin bir hükmü yoktur. Bu aynı “Atalarının dinine mi inanıyorsunuz?” ayetiyle aynı kapıya çıkar. Şimdilerde de biz zann ile atalarımızdan miras aldığımız dini benimsiyoruz. Yani hakikatin bu olduğuna sadece çoğunluğa göre karar vererek inanmış gibi yapıyoruz.

İşte bu ayetin gösterdiği yol ile ben etrafımdaki her şeye şüphe ile bakmaya başladım. Zaten başta da hakiki din İslam mıdır diye sorarak başlamıştım sorgulamalarıma ve eleştirmelerime. İnsanın hayatında sorgulamaya başlayacağı ilk şeylerden birileri: “Beni birisi yarattı mı, bir din gönderdi mi ve bu din doğru mu” olması gerekmektedir. Ben de bu düşüncemden dolayı buradan başladım. Ardından gerçekten de Allah’ın varlığına, hakiki dinin İslam olduğuna, kitabının Kuran olduğuna ve tabi peygamberinin Muhammed(s.a.v) olduğuna iman ettikten sonra bu ayeti kendime temel alarak sorgulamaya devam ettim. Eğer bu ayeti görmemiş olsaydım “Sen bu kadar insandan iyi mi biliyorsun ve bu kadar insan yanılıyor da sen mi doğrusunu görüyorsun” soruları karşısında ümitsizliğe düşerdim. Allah’a binlerce şükür ediyorum ki Kuran’ı göndermiş ve beni onun yolunda sevk etmiş. Her ümitsizliğe düştüğümde gönlüme güven veriyor ve rehber olsun diye Kuran’ı her derdime derman olacak şekilde eksiksiz ve detaylandırılmış şekilde gönderdiğini bana gösteriyor.

Hem ailem hem akrabalarım hem arkadaşlarım her şeye bu kadar şüpheci yaklaşmam konusunda endişeleniyorlar ki bunda kendilerince haklılar. Çünkü bu kadar şüphecilik insanı çok başka bir noktaya itebiliyor bunu çevremizdeki ve tarihteki düşünürlerden görüyoruz. Ancak benim temelime ve dayanağıma güvenim tam olduğu için bunları dert edinmiyorum. Bir müslümanın Kuran’a dayanarak, yani yanlışlıklarından arındıracak en güvenilir kaynağa dayanarak sorgulama yapmaması için ne gibi bir korkusu olması beklenir ki? Düşünmezsem, sorgulamazsam ve eleştirel yaklaşmazsam neden Allah bana aklı vermiş ve “Hiç düşünmez misiniz?” diye sormuş olsun? Ben bu yola Allah sayesinde sevk edildiğimi düşünüyorum. Bu güven ve huzurla ilerlemek ne kadar muhteşem bir şeydir keşke bilseydiniz diyorum, keşke. Bu kadar düşünme sapıtırsın oğlum diye gelmeleri o kadar komik geliyor ki. Allah ve Kuran ışığında çarpıklıkları görmeye çalışmak nasıl sapıtmak olsun? Bu yüzden sürekli olarak düşünün, eleştirin ve sorgulayın diyorum. Bu yüzden bu kadar zahmete katlanıyorum.

Biraz dini konulardan bahsetmişim gibi oldu yazı ancak hayattaki en temel dayanağımız din değil mi? Dini şeyler çerçevesinde hayatımızı şekillendirmemiz, bunlar üzerinde düşünmemiz ve konuşmamız gayet doğal değil midir? Size şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki dini konulardan bahsetmeye başladığınızda hele bu dini konu Kuran ve Allah ile ilgiliyse içi sıkılanlar olduğunda ve bunlardan bahsetmemenizi söyleyenler olduğunda kendilerine dönüp bir bakmalarını söyleyin. Çünkü Kuran ve Allah’tan söz açıldığında bunlardan bahsetmek istemeyen birisi imanında yeterince samimi değildir ve zanna uyuyorlardır. Yukarıdaki ayet ve bir önceki cümlem ile ilgili o kadar çok ayet var ki bunları buraya yazsam yazı sayfalarca uzar. Bu yüzden Allah’ın ilk emrini hepinize hatırlatıyorum: “Oku.” Kuran’ı oku ve anlayabildiğin dilde anlayana kadar oku. Müslümanım demenin şartlarından birisi Kuran’a iman etmiş olmaktır. Kuran’ı kendi dilinde okuyup anlamamış ve iman etmemiş birisi kendisini müslümanım diye nitelendirmesin. Çünkü buna iman ediyorum ki Allah Kuran’ı bir kez bile okumadan iman ettik diyenlerin imanını kabul etmeyecektir. "İnsanlardan öyleleri de vardır ki, inanmadıkları halde, "Allah'a ve ahiret gününe inandık." derler."

Okuyun, sorgulayın, eleştirin. Çünkü aklınızın hakkını başka türlü veremezsiniz.

17 Mart 2018 Cumartesi

Problemlerimiz: Şefaat Anlayışı


Sayın okuyucularım kafayı yemek üzereyim. Öncelikle selamün aleyküm.
Normalde ilk önce Kur’an neden Türkçe okunmalıdır diye bir yazı yazmayı planlıyordum. Ancak gel gelelim şefaat konusunda yazı yazmamak için kendimi tutamadım.
Yemin ediyorum ben Müslümanım diyen insanların Allah’ın ayetlerini bu kadar görmezden gelip çevresindeki “alim” denilen kişilere bağlılık göstermelerine akıl mantık yetiremiyorum. İlmim yetmiyor azizim, bunaltıyorlar beni bile.
Öncelikle şu ayetleri okumanızı istiyorum.
“Bugün, sizi ilk defa yarattığımız zamanki gibi yapayalnız huzurumuza geldiniz, size verdiğimiz herşeyi arkanızda bıraktınız. Allah'ın size göre ortağı olduklarını iddia ederek yardımlarına, şefaatlarına güvendiğiniz ortakları yanınızda görmüyoruz. Aranızdaki bütün bağlar artık kesilmiş, güvendiklerinizin hepsi kaybolup gitmiştir.”

“Allah'ı bırakıyorlar da, kendilerine ne fayda, ne de zarar verebilecek olan şeylere tapıyorlar ve "Bunlar bizim Allah katında şefaatçilerimizdir." diyorlar. De ki, "Siz Allah'a göklerde ve yerde O'nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?" Allah onların ortak koştukları şeylerin hepsinden münezzehtir.”

"Hiç ben O'ndan başka ilâhlar edinir miyim? Eğer O Rahman, bana bir zarar dileyecek olsa, onların şefaati benden yana hiçbir şeye yaramaz ve onlar beni kurtaramazlar."

“Yoksa Allah'tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: "Onlar hiçbir şeye güç yetiremezler ve akıl erdiremezlerse de mi (böyle yapacaksınız)?"

De ki: "Bütün şefaat Allah'ındır. Göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Sonra hep döndürülüp O'na götürüleceksiniz."”

Son olarak da şu hadisi: “Ey Resulullah’ın kızı Fatıma! Sen de kendini Allah’tan satın almaya çalış; zira senin için de bir şey yapamam.”
Paylaştığım hadis Buhari’de geçmektedir.

Şimdi bu ayetler ve hadis çerçevesinde bir mantıksal çıkarım yapalım. Allah Kuran’da defalarca kez şefaat yetkisinin kendisinde olduğunu söyler. Şefaatçi olarak birkaç kişiye hak verilmiştir. Ancak Allah’ın affetmediği birisi Allah’a rağmen kurtulacağına inanan varsa lütfen kendisine Müslümanım demeyi bıraksın. Allah’ın ayetini yok sayan biri Müslüman olamaz.(Bu da ayette söylenmiş kafamdan uydurmuyorum.)  Burada şefaat etmesi için izin verdiği kimselere şöyle izin verilmiştir. Mesela dünyada iyi bir dostluğunuz vardır ve o kişi cennete gidecektir. Allah da sizi zaten affedecektir ve bunu da madem ki siz dünyada birbirinize destek oldunuz/dost oldunuz şimdi de bu müjdeyi birbirinize verin diyerek böyle bir imkan vermiştir. Yoksa siz cehenneme gidecekken birisi gelip de Allah’ın elinden sizi kurtaramaz. Eğer zaten böyle bir şey mümkün olsaydı Allah, Allah olmaktan çıkmış olurdu. Neden? Çünkü kendi kararını uygulayamayan bir varlık Tanrı olamaz. Mantıken her şeyi yapabilecek bir varlık Tanrı olur. Eksiklik bulunan bir varlığa Tanrılık yakıştırması yapmak, kusura bakmayın ama akıl tutulması yaşamaktır.
Peygamberimiz, kızına seni ben kurtaramam dedikten sonra siz hala Peygamberimizden veya bir başkasından şefaat bekleyecekseniz daha çoook beklersiniz. Hz. Nuh oğlunu kurtaramıyor, Hz. Muhammed(s.a.s) kızını, babasını, annesini, dedesini, amcasını ve hiç kimseyi kurtaramıyor ama siz hala Peygamberimizden şefaat bekliyorsunuz. Şefaati Allah’tan başka birisinden beklerseniz bunu çok emin bir şekilde söylüyorum ki çok büyük bir yanılgı içersindesiniz demektir.

Allah’ın ayetlerine rağmen, yani sizin yaratanın sözlerine rağmen kalkıp da başka bir söze inanmanızın mantıklı bir yanı yoktur. Bu kadar mı Allah’sız Müslümanlık yaşıyorsunuz? Öyle bir Müslümanlığın içerisindesiniz ki keşke şu baktığım yerden kendilerinize baksanız. Keşke ne kadar büyük bataklığın içinde olduğunuzu fark etseniz, o zaman birbirimizi anlayabilir ve Allah’ın yoluna sıkı sıkı tutunabilirdik.
“Artık bundan sonra hangi hadise (söze) inanırlar?” ayetine rağmen Peygamberimizin sözlerini “hadis” adı altında toplayıp ayetlerden ayrı bir de hadis kuralları çıkartmak hangi zeki insanın fikriyse ona inanlar da o kadar zekiymiş. Ayetleri beğenmiyorsanız gidin arkadaş başka dine inanın neden bu dini yıpratmaya çalışıyorsunuz? Madem bu dini kendinize uygun bulmuyorsunuz kendi dini kurallarınızı yazın kendi kurumunuzu oluşturun.(yerse) Müslümanlıkla, Allah’la, Peygamberimizle, Kuran’la ne alıp veremediğiniz var? Allah Kuran apaçık bir kitaptır, sadece bu kitaptan sorumlu tutulacaksınız, bu kitapta bir eksiklik ve yanlışlık bulamazsınız diyor hala yeni sözler peşinde yeni kitaplar peşinde koşturuyorsunuz. İslam’da haram, günah, sevap ve bütün her şeyi sadece “ALLAH” belirler. Peygamberin, alimlerin, velilerin, evliyaların, şeyhlerin, gavsların, mehdilerin, diyanetin, halifenin ve birçok kişinin söylediği sözler Allah’a rağmen doğru kabul edilemez. Allah ne diyorsa odur. Allah o konuda bir şey söylemiyorsa serbestsin demektir. Kim olursa olsun Allah’ın söz söylemediği konuda bu sevaptır, bu günahtır, bu haramdır, bu mekruhtur demesinin hiçbir anlamı yoktur. Allah hiç kimseyi hükmüne ortak etmez. Burada söylediğim çoğu şey ayetlerde defalarca kez belirtilmiştir. Eğer öğrenmek istiyorsanız buyurun kitap orada duruyor. LÜTFEN okuyun. Kuran’ın ilk ayeti “OKU” dur. Bakın ilk ayet diyorum. Hani yemek ye, namaz kıl, dürüst ol, başını ört falan değil “OKU”. Bu ayeti Kuran’ı Arapçasından okumalıyım diyen varsa diye şunu da açıklayayım. Oku demek anla demektir. Anlamıyorsan okumanın hiçbir anlamı yoktur. İngilizce bir kitabı aç oku, radyo programını dinle, şarkı dinle ne anlıyorsun? Eğer İngilizce bilmiyorsan hiçbir şey anlamıyorsun. Yani istediğin kadar anlamadığın dilde bir şeyler oku sadece ağzını hareket ettirmiş olursun sana bir şey öğretmez. Ama mevzu Kuran olunca yüzlerce hatim yapıyorsun ama bir kere bile Türkçesini okumuyorsun. Sonra da şu bana şefaat edecek, şu evliya bizi kurtaracak, gavsın uçacak gelecek Allah’a höyt bre o benden onu cehenneme atamazsın diyecek masallarına inanıyorsun, bir de kendine Müslüman mı diyorsun?

Neyse dediğim gibi Kuran’ı neden Türkçe okumalıyız konulu bir yazı zaten yazacağım, bu da girişi olmuş olsun. Diyeceğim şu ki Allah’a rağmen kimse kimseyi kurtaramaz. Peygamberimiz olsa dahi bu böyledir. Size bir soru sorayım. Allah’ın sıfatlarından birisi olan Rahman(esirgeyen/bağışlayan) mı daha büyüktür yoksa Peygamberimizin merhametli oluşu mu? Allah her alanın zirve noktasıdır. Diğer herkes sadece bir noktasıdır. Allah’a rağmen birisi gelip bizi kurtarmaz, bize merhamet etmez, bizi bağışlayamaz, bizi yargılayamaz yani bizi etkileyemez. Bu dünyada yaptıkları sadece kendilerini kandırmaktır. Asıl gerçek olan kıyametten sonraki hayatımızdır. Ve orada da Allah’tan başka söz söyleyecek, hüküm verecek bir varlık olmayacaktır. Bu dünyada Allah bizi sınıyor diye boşuna demiyoruz. Kendilerini Allah yerine koyamayanlar bu yakıştırmayı Peygamberimize yakıştırıyorlar ya çıldırıyorum. Peygamberimizden bahsediyoruz. Hani Allah ile görüşen, vahiy alan Peygamberimizden bahsediyoruz. Allah’ı görmüş birisi sizce Allah’ın sözüne, Kuran’a aykırı veya ondan ayrı söz söyleme cesaretinde bulunabilir mi? Birazcık mantıklı düşünmenizi istiyorum. Bu mantıksız, akılsız davranışlar başımı ağrılara boğuyor ruhumu sıkıyor. Birazcık, birazcık… Lütfen.